17 Temmuz 2017 Pazartesi

Khantura 2007-2012

Bugün 15 Aralık 2012 ve ben bu satırları tir tir titreyerek yazıyorum sana. Titrememin sebebi ne soğuk ne de vücuduma ilişmiş olan başka bir fizyolojik sebep değil. Sebep benim yani Khantura'nın birazdan yok olacak olması.
Bugüne kadar birçok şey dile getirdim. Doğru analiz ettiğimi düşündüğüm şeyleri sana aktarmaya çalıştım. Benim ortaya çıkmama vesile olan şahsın hata yapma ihtimali olmasına rağmen, benim olmayacağını bile iddia ettim; hatta buna o şahsı da inandırdım.
O kadar çok eleştirme meraklısıydım ki, kör oldum; kendi hatalarımı göremez oldum. Sadece kendime değil, madden ve manen var olan bir şahsa da yapmadığımı bırakmamış oldum bu yüzden. Kendim madden vücut bulmadım hiçbir zaman, ama insandan olma bir insanın fikrini de bedenini de içten içe zehirlemiş oldum. Hataları hep onun üzerine attım, övgüleri kendime aldım.
Durumu az çok ifade edebildiğimi düşünüyorum, onun için daha fazla uzatmayacağım.
Bundan sonra "Khantura" ismi sadece blogun adresinde, bu adın verildiği hesaplarda ve bundan önceki yazıların altında kalacak. Bundan sonra eğer yazı yazılırsa altına farklı bir kişinin, yani beni ortaya atan asıl şahsın imzası atılacaktır muhtemelen.
Kendime ait kısma gelince, eğer şahsımdan edindiğin bir şey varsa hepsini unut, ortada objektif bir durum varsa analiz et, ondan sonra eğer ihtiyacın olan bir şey kalırsa yalnızca ve yalnızca onu al.
Hepinizden özür dilerim. Ayrıca arkadaşlığını kaybetmek gibi çok büyük bir bedel ödeyerek, yine çok büyük bir ders aldığım arkadaşımdan özür diliyorum.
Elveda,
Khantura
2007-2012

Şüphecilik Mi, Paranoyaklık Mı?

Düşünsel farklılıkların yanında; kültürel, sosyal, geleneksel farklılıkların da olduğu bir toplumun içinde yazıyoruz. İster istemez fikir ayrılıkları ve anlaşmazlıklar oluyor. Bu hayatımızın bir parçası şimdilik bunu bir kenara bırakalım.

Ben kendimi hep takıntılı ve ayrıntıcı bulurum. Her işin altında bir şeyler aramak şüpheci olmak benim kanımda var galiba. Çünkü öne sürülen düşüncenin bir art bölgesi yani sağlam bir alt yapısı yoksa doğal olarak inanılacak ve destekleyecek bir yanı da yoktur bana göre. Bu yüzden önce fikri benimser düşünsel olarak uygularım. Ardından sorular sorarım: Bu neden böyle, şu özellik nerden geliyor, burada neden böyle bir yol izlenmiş?... vs. vs. Yapılması gereken de budur bana göre. Ben bunu bilir bunu söylerim.

Paranoyaklık olarak algılayanlar olacaktır mutlaka bu söylediklerimi ama dünya üzerinde çok zeki insanlar var ve bu insanlar boş durmuyor. Kitlesel olarak insanları etkileme ve yön verme çabası içindeler. İnternette küçük araştırmalar yaparsanız, özellikle reklamların insanların bilinçaltında nasıl yer ettiğine dair birçok örnek bulabilirsiniz.

Tabii böyle bir yöntemin bulunup da sadece reklamların içinde, yalnızda ürün satmak için kullanılması mantıksız olmaz mı sizce de? Bu zihinler bunları insanları kitlesel ikna süreçlerine sokmak için kullanamaz veya inandıkları şeyler uğruna kullanamazlar mı?

Buna dair iki örnek vereyim:

1. Bir inanışa mensup birini düşünün. İnanç bahsettiğimiz. Onu doğru olduğu için benimser değil mi? Örnekler sunar doğru olduğuna dair, uğruna her şeyini verecek duruma gelir. Ve doğru olduğuna inandığı için de herkesin onu benimsemesini ister değil mi?

2. Ya da kitleleri yönetmek isteyen bir güç düşünün. Kesinlikle çok zeki insanlar var. Her konuda kolay kolay ikna olmayacak, doğru soruları doğru yerde soracak insanlar. Onları yönetmektir zor olan. Tabiri caizse avuç içine almak zordur onları. Ve bahsettiğimiz güç onlar için de hamle yapmak zorunda değil mi?

Evet bu iki örnekte bahsettiğimiz kişi veya kişiler insanlara bir şeyleri benimsetmek isterler. Bunu yapmak gerçekten zordur ve direk olarak aktaramazlar her şeyi. Bunun için bilinçaltına yer edecek resim, görüntü, yazı gibi şeyleri sonuna kadar kullanırlar.

Sosyal varlıklarız. Bunları hayatın içine minik minik serpiştirmek hiç de zor olmasa gerek. İzlediğimiz dizide, filmde, reklamda; okuduğumuz dergide, gazetede, kitapta; baktığımız resimde bunların emmarelerini görmek hep mümkün olacaktır.

Yaklaşık bir sene önce bu membaın içinde çalışan yani basın yayın sektöründe olan birisine şu soruyu sormuştum: Her gün insanlarla etkileşim halindeyiz. Birçok şey paylaşıyoruz. En ufak bir konuda birbirimizi ikna etmeye çalışırken, koca basın-yayın şirketlerinin veya organizasyonların bize bir şeyleri aşılamak istediğini düşünerek ben mi paranoyaklık yapıyorum yoksa sizce doğru yolda mıyım?

Mesleği sunuculuk olan bayanın verdiği cevap gayet açık ve netti: Evet düşünsel etkilerin yaygın olduğu hayatımızda şüpheci olmak kesinlikle paranoyaklık değil, asla gördüklerinize, duyduklarınıza akıl süzgecinizden geçirmeden inanmayın. Her insan hata yapar, aktarılan her şeyde mutlaka boşluklar vardır.

Varacağım nokta şu elbette böyle etkilerin varlığını bilip bir köşeye çekilmek biz akıl sahibi insanların yapacağı bir şey değil. Bu yüzden çevreyi algılarken dikkatli olmalı, akıl filtremizi sürekli açık tutmalıyız.

Farklılık Derken Öyle Değil

Selam okuyucu. Uzun zamandır yazmıyorum farkındayım ama bu zaman sürecinde yine her zaman olduğu gibi kafamda birçok şey kurguladım. Yine acıyan insanlar oldu bana, yine yaftalayanlar.
İnsanımızı anlamakta zorluk çekmiyorum artık. Çünkü varacağı yer buydu kitlesel psikolojimizin. Her şeyi bir yerlere bağlama, hep bir bit yeniği arama, kendi düşüncelerinden başka ihtimaller olduğunu düşünememe hepimizin zaman zaman hastalığı olmuştur, olacaktır da. Bunu ortadan kaldırmaya imkan yok, olmamalı da. Bazen farklılıkları görmek için bu taşımlar gerebiliyor çünkü.
Farklılık derken bahsettiğim şey üstünlük değil, bunu da anlayamayanlar olur, farklı oldun, üstün olacaksın diye bir kaide yok. Burda bahsettiğim farklılık, bildiğin farklılık işte. Sözlük anlamıyla farklılık. Ama insanlar bunu asık suratlı mavi smileyler içinde gülen sarı bir smiley olarak düşündükleri için, farklılık onlara üstün geliyor.

Ki bunun olmasının farklı bir sebebi daha var.
Farklı olmak yanlış yapmayı da beraberinde getirir dostum. Eleştirilebilirsin, yaftalanabilirsin, kenara itilebilirsin. Hatta insanlar senin beyninden geçen binlerce impulsu görmezden gelerek kendi miniminnacık, yalnız gezen impulslarını sana hiç bilmediğin bir şey gibi de sunmaya çalışabilirler. Sana en çok koyan da bu olur zaten.
"Heh ben farklı oldum artık insanlar beni el üstünde tutar, sokakta yürürken "bu bilmem kim değil mi?" diyerek selam verir hürmet eder." Diye bir beklentin varsa zaten mevzudan bihabersin demektir.
Farklılık nedir dostum biliyo musun? Farklılık sınıfa öğretmen soru sorduğunda herkes bir şıkkı seçerken senin diğer şıkkı seçmendir. Şansın görünürde %50 olsa da, yanlış yapsan da, farklı bir yorumun vardır ve farklısındır. Bil ki orda yanlış yapsan da o sana büyük bir artı olarak dönecektir.
Burda bahsettiğim mevzular gözle görülür şeyler değil dostum. Olmayacak da zaten. Olursa sorun olur. "Al benim farkım bu dersen abes olmaz mı sence de?
İşte bunun için farklılığın kendisi de, senin farkın da göreceli olarak kalır.
Sen fıçının içinde yaşarken: "Al sana farklılık, farklı oldun da iyi mi oldu?" derler.
Bunun için dostum, hani senin süzgecin var ya, her düşünceyi incelerken kullandığın; işte onu insanları dinlerken de kullan. Kullan ki kimse seni eleştireyim derken, öz benliğine, değer yargılarına dokunamasın.
Dokunamasın ki sen de hayatında kıstas olarak belirlediğin şeylerden ödün verme. Yoksa benim gibi her şeyi düşünürken ruhundan da, fiziğinden de parçalar dökülür. Ruhun yaşlanır, bedenin isyan eder.
Bunu bi düşün, ölç biç. Fikrin, söylemek istediğin bir şey varsa da bana ulaş. Ben buralardayım.
Söylediklerimle sana acemice de olsa bir şeyler sunabilmek, yardımcı olabilmek amacım. Başarılı olabiliyorsam ne mutlu bana.
Sevgilerimle.

Doğru Ama Hangi Doğru?

Selam okuyucu,
Uzun süredir buralarda yokum biliyorum. İnan seni çok düşünür oldum, içim içimi yiyor ama yazıya dökemiyorum. Bunalıyorum, sıkılıyorum nereden başlayacağımı bilemiyorum.
Çünkü şurdan uzak kaldığım zaman içinde, belki daha önce de seninle üzerine konuştuğumuz, belki de tozlu raflarda uzun süredir bekleyen mevzular birer birer serildi önüme.
Belli ki bunlardan bahsetmek lazım.
İnsanlar ne olduğunu unutmuş okuyucu, şimdi unutturuldu, şöyle oldu, böyle yapıldı mevzusuna girmeyeceğim sana karşı buna başka bir zaman değiniriz yine birlikte.
Bugün değinmek istediğim insanların göz göre göre bunu yapmaları. Peki neden? Her zaman bahsettiğimiz mevzu yine: Kibir, subjektif bakış açıları vs.
Peki neden objektif olmak bu kadar zor? Neden insanlar taraf tutmak zorundalar?
Bunu şöyle algılamanı istemem, elbette yaşantılar içinde tercihler yapılacaktır, insan aklı ve kalbi mutlaka bir tarafa yatkınlık hisseder bahsettiğim bu değil. Bahsettiğim insanın kendi içinde objektif olması.
Bu o kadar zor olmamalı bir insan için. Zor oluyorsa durup bir ne yaptığına bakmalı. "Ben ne yapıyorum?" demeli.
Sor bana: "Sen yaptın mı da bana soruyorsun?" de hakkın var. Sorduysan helal olsun. Adresini ver elini öpmeye geleyim :))
Ben yapmadım açıkçası, çünkü ben zaten bunun bir ürünüyüm. Burdan sonrasını dilersen benden değil de zihninde bana yer veren kişiden birlikte dinleyelim:
"İnsan her zaman olmasa da bazı zamanlarda olaylara objektif bakmakta sıkıntı çekebiliyor. Özellikle duygusal ağırlıklı durumlarda bu böyle. Benim de birçok insan gibi duygusal açıdan fazlasıyla hassaslaştığım dönemler oldu. Şizofren işi gibi gelse de böyle zamanlarda insan, kendine uzaktan başka birisinin gözünden bakabilmeyi fazlasıyla diliyor. Ben de bir kişi hayal ettim. Belki hiçbir zaman ete kemiğe bürünemeyecek fakat benim için anlam ifade edecek biri. Khantura, böyle doğdu. Belki o bile bazı insanlara fazlasıyla subjektif gelecektir ama en azından benim açımdan bazı gerçekleri gayet net bir şekilde açığa vurabiliyor. Bana "Vay be gerçekten de öyle dedirtebiliyor. Evet, Khantura bana: "Ben ne yapıyorum?" sorusunu sordurtuyor. Bu konuda bu fikri bulabilmiş olmamdan ötürü kendime ve bana yol göstermesinden ötürü Khantura'ya minnettarım."
Neden insanın kendini sorgulamasına değindim peki? Eğer insanlar sürekli kendilerini sorgulayıp çevrelerinde olup bitenlere göz yumsalardı, bu kez çevrenize bir bakın ne olup bitiyor diyecektim. Demek ki şimdi bu durumun tam tersi bir durum var.
İnsanımız eleştirir olmuş, kendinden başka herkesi hem de. Bir mevzu ona yanlış anlatılmıştır, o asla yanlış anlamaz. Bir mevzuda o doğru bilir, asla hata yapmaz. Eğer onun odak olduğunu düşünmesini sağlayacak bir durum varsa, kesin ona ithafen yazılır. Birinin morali bozulsa bile kesin onun yüzünden bozulur. Kimsenin ondan başka derdi tasası olmaz.
Geçen buna dair birkaç satır da paylaşmıştım. Şimdi de sana ileteyim:
İnsanlık tarihi için kısa sayılabilecek bir süre önce dünyanın yuvarlak olduğunu, evrenin merkezinde bulunmadığını söyleyen insanlar, insanoğlu tarafından suçlanarak idama mahkum edildi. Çünkü kimse hata yaptığına, evrenin kendi çevresinde dönmediğine inanmak istemez.
Neyse okuyucum seni daha fazla yormayayım şimdilik sen zaten anlıyorsun benim ne demek istediğimi her zaman. Ama bir gün gelir de sen de bahsettiğimiz hatalara düşmeye meyledersen inşallah, o zaman sana bir nebze yardımcı olabilmiş olduğumu sen de ben de hissederiz.
Sevgilerimle.

Benden, Sadece Benden



Yine ben yine sen sayın okuyucu. Bugün yazımı yazarken yine biraz dertleşeceğiz, yine bazılarının yaralarına parmak basacağız, yine birileri yaftalamaya devam edecek ve yine birileri bizlere isimler takarak, bir şey yaptıklarını sanacaklar. Neyse boş verelim, gelelim konumuza.

Bugün yine kendimden bahsedeceğim sana, farklı bir durum yok yani, hatta yine mi dersen bırak git okumayla uğraşma. Gözlerini yormuş olursun.

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum; ben hiçbir şey bilmiyorum veya her şeyi biliyorum demeyeceğim. Bildiğim şeyler var, bilmediklerimden çok çok az olsa da. Ama bu yüzden kimseyi geride bırakamam, eğer bazı kanılara vardıysam, bunları "beni dinlemek isteyen" insanlara duyurmak isterim. Kimse bundan gocunmasın. Bazılarının dediği gibi kalıplar yok bu dünyada. Jenga oynamıyoruz burda. Her şey soyut, sürekli gözlemleyen ve hüküm veren büyük bilincin dışında, müdahil olup göçen sınırlı idrakler var. Ve bu idrakler etkileşim içinde. Kim ne derse desin.

"Ben bilmiyorum zaten, sen biliyorsun, sen anlat." diyerek hava atacak ve aynı zamanda elimizdeki koru başkalarına fırlatacak değiliz.

Sınırlı idrakimiz, bu kadar basit, kesin hükümler verme şansımız - zoruna gitse de - pek de yüksek değil. Bu yüzden zaten "Ameller niyetlere göredir.". Eğer öyle olmasaydı, bizim kendi aramızda da Allah katındaki hükümler geçerli olsaydı, işimiz fazlasıyla zor olurdu.

Ama O büyük merhamet abidesi, bizim sınırlı idrakimizi katı kurallarla çevrelememiş, bu sayede bizim O'ndaki yüce merhameti görmemiz için bir şans doğmuştur.

Nerden nereye geldik değil mi? Neyse kendimden bahsedecektim.

Farklı olduğumu düşündüm çoğu zaman, insanlar beni anlamıyor dedim. Tercihlerini çok da dine düşkünlükten muhafazakarlıktan yana kullanmayan kişiler bana, "cemaatçi, geri kafalı" gibi isimler taktılar.

Çevremdeki bazı kişiler fikirlerimi saçma bulup "salak, geri zekalı" dediler. Bazı kalıpları benimsemiş, o kalıplar dışındaki her şeyi yanlış bulan kişiler ise "havai, adam olmaz, Allah affetsin, asıl sen kalıplara girmişsin, aferin sen daha iyi biliyosun" gibi iğneleyici ithamlarda bulundular. Hepsinin iddiası - şimdi sorsan inkar ederler - kendilerinin doğru yolda olduğuydu. Ben kendim doğruyum demedim hiçbir zaman.

Yardımcı oluyorum soranlara dedim, kendi tercihlerim dedim, "doğru bildiğimi" uyguluyorum dedim. Ama onlar bundan kendimin doğru olduğumu iddia ettiğim kanısını çıkardılar.

Hüküm onlarındı karar onlarındı. Hükmü onlar verdi, yaftayı onlar yaptı. Bana yapacak bir şey kalmadı.

Ama istemeden bir şey yaptım. Derdimi anlatamamak içime oturdu çoğu zaman. Çünkü benim kalıplara girmiş halimin, onların özgür zihinlerine kendini anlatma fırsatı yoktu, olmadı da. İçime attım.

Önce daha önce sahip olduğum migrenim şiddetlendi, nöbetlerim sıklaştı. Ardından ani yüksek tansiyon edindim, ve son olarak da midemde gastrit baş gösterdi.

Hiçbirinin ilksel sebebi yaşam düzenim veya tercihlerim olmadı. İçime atmak ve stresin sonucuydu bunlar.

Evet sayın okuyucu bana da çok söylenilen bir tavsiyede bulunayım sana. Ben beceremedim bunu ama belki sen yaparsın. Sakın ha senin hakkında birileri rahatça hüküm verebiliyorsa kulak asma. Kendin ol, doğru bildiğin yolda devam et. Eminim yollarımız sıkça kesişecektir :)

Sevgilerimle.

Tercihlerden Ziyade...

Yine gece yine ben arkadaşım. Bu sosyal paylaşımlara baktıkça yazasım geliyo. Hatta senin haberin yokken kaç kere şu sayfayı açıp boş boş bakarak kapattım bilemezsin. Neyse ki şimdi yazmaya niyetlendim ve burdayım. Her zamanki gibi asıl konuya girmeden önce hatırlatmalarım olacak sana.
Öncelikle bu yazı kimsenin yargılarını sorgular nitelikte olmayacak. Kimseyi dini, ideolojik, düşünsel seçimlerinden ötürü kınamayacak, yazımı okumayı bitirdiğinde neden bahsettiğimi senin kıvrak zekan anlayacaktır, bu yüzden şimdi ayrıntıya girme ihtiyacı hissetmiyorum.
Herkesin müzik dinlerken tercihi farklıdır. Bir tablo, bir çizim her kişide farklı duygular uyandırabilir. Farklı yiyeceklerdir tercihlerimiz, farklı tatları severiz. Gözlerimiz farklı renkleri seçer çevremizde, herkesin farklı skalası varmış gibi. Herkes farklı şeyler okur, hatta kimisi okumaz. Kimisi göksel inancı benimser, başkası senin benim gibi bir insanın öğretisini tercih eder, kimisi hiçbir inanışı benimsemez, bu da bir tercihtir ve saygı duymayı gerektirir.
Buraya kadar herhangi bir noktaya pek kimsenin karşı çıkacağını düşünmüyorum. Gelelim zurnanın solo attığı yere.
Tercih noktasında kimsenin kimseyle sıkıntısı yok değil mi? Olan varsa bana söyleyin, kendi aranızda konuşmayın arkadaşım ehe ehe :)
Gel gelelim şöyle bir durum var ki bu beni rahatsız ediyor. Bir kişi herhangi bir olayı eleştirir veya genel kanılar tarafından eleştirilecek bir düşünceyi benimseyebilir. Pornografik bir filmi çok dahiyane düşünülmüş bir sanat eseri olarak görebilir, bize hiçbir şey demek düşmez. Öyle düşünüyordur kendi tercihidir. Belki de bunu yaymaya dağıtmaya çalışıyordur bucak bucak. Ama bunu diyen adam iki dakika sonra ben de müslümanım şöyle inanıyorum böyle inanıyorum ayrım yapmayın falan ayaklarına girerse basarım şamarı, hiç de acımam. Birinden birini söylersin amenna, ama ikisini birden söylüyorsan kusura bakma da biraz ikili oynuyosun arkadaşım.
Ahlaktan bahsederken yine böyle bir mevzu olmuştu. Herkes düşüncelerini aktarıyordu. Daha önce dinden ahkam kesen bir arkadaş lafa girdi: "Kime göre neye göre ahlak hocam, eskimolarda da böyle böyle bir gelenek var. Şimdi hangisi doğru?" gibi bir konuşma yaptı.
Şimdi arkadaşım senin benimsediğinin adı "inanç" ise böyle bir durumda -en azından senin için- hangisinin doğru olduğunu bilmen lazım. Böyle ortalığa yem atarak milletin aklını karıştırmaya niyetin varsa sen biraz daha düşün istersen, "Ne yapıyorum ben?" diye.
Yollar farklıdır, kişilikler farklı, ama bir ordan bir burdan çiçekten çiçeğe gezersen durum biraz karışır bana göre.
İyi çevre yapar fazlasıyla popüler olursun ama, pek de güvenilir bir karakter olacağına garanti veremem.
Neyse bu gece biraz fazla dobra oldu galiba. Olsun be, biz bizeyiz nasıl olsa değil mi? :)
Biraz laflamış olduk.
Ayrıca, biraz karşımda birisi varmış gibi hitap ederek, konuştum üzerine alınma okuyucu, sen de ben de seni iyi biliyoruz.
Sevgilerimle.

Süzgeç

Nedense düşünce de tekerrürden ibaret geliyor bu aralar. Gördüğüm rüyanın ardından düştü bu kafama. Hâlâ da söylüyorum. Artık bu dünyada sözler değil isimler para ediyor. Gerçekten bu böyle.
Bas bas bağırıyoruz. Ben ve benimle paralel konuşan bi dolu adam. (Adam demişken kimse cinsiyet olayına girmez diye düşünüyorum. Sorusu olan mail atsın.) Kitabı olan, daha önce edindiği yerden ötürü kürsülere çıkıp konuşan, para bayılıp dinlenilen bi dolu insan var. İçlerinde doğru konuşanlar yok mu? Elbette var. Ama şu saplantı olmamalı insanda: "He o mu söylüyo? Kesin doğrudur." Yok böyle bir şey arkadaş. Konuşmak mavzu bahis ise kimsenin söylediğini öylece çekip almayacaksın.
Bunu bir art niyete karşı savunma olarak görmeyin. Bunun sebebi insanın fıtratıdır. Dilin kemiği yok ve herkes her an konuşur. Bu da dünyayı kocaman bir kazan, sesleri de kocaman bir çorba yapar. Bu çorbada her türlü şey var. Pislik de var, nur da var, farklı tatlar da.
Bu çorbadan hepimiz içiyoruz. İçmek zorundayız. İlim insanoğluna farz kılınmıştır. Elbette öğreneceğiz.
Ama bir mesele marifet burda. Süzgeç kullanmak lazım. Akıl süzgeci. Ne çok da süzgeçten bahsettim değil mi ?
Süzgeç önemli okuyucum. (Nedense süzgeç dedikçe aklıma demlik süzgeci geliyo ya ehe ehe) Bu çorbadan sen ne istersen onu çekip alacaksın. Ya da direk eksisi ve artısıyla lök diye çökecek beynine. Hepsini benimseyip, koşulsuz, bağnazca kabul edeceksin. Ki kendini nasıl görürse görsün (bağnaz diye yaftalanlar değil, süzgeç kullanmayan herkes) öyle yapan herkes bağnazdır arkadaş. Giyimi, ideolojisi, vizyonu beni bağlamaz. Bunlarla işimiz yok. Akılla işimiz var akılla. Sen aklını kullanıyorsun okuyucu. İnsanlara da öğret bunu. Hadi hepimize kolay gelsin. Bu baş ağrısıyla, yanlış anlaşılmaya sebep verecek bir şey yazdıysam veya yazımda hata yaptıysam kusura bakma. Sevgilerimle.